Skip Navigation Links

EĞİTİMCE RÖPORTAJ -11-

Amerika’dan 36 yaşında görme engellerini aşan akademisyenimiz Dr. Öğr. Üyesi Önder İşlek (Öİ) ile özel hayatı ve özel eğitim üzerine röportaj (*)

 EĞİTİMCE RÖPORTAJ -11-

Eğitim   A+a-

10 Şubat 2022 / Amerika / Zoom Online Görüşmesi
Amerika’dan 36 yaşında görme engellerini aşan akademisyenimiz Dr. Öğr. Üyesi Önder İşlek (Öİ) ile özel hayatı ve özel eğitim üzerine röportaj (*)
 
SY: Sevgili hocam öncelikle sizi tanıyabilir miyiz?
Öİ: Ben Önder İşlek, 1986 Hatay, Antakya’ya bağlı Avsuyu köyünde doğdum. Doğuştan görme engelliyim. Beş yaşında iken bütün uzuvlarımı kullanamayacak, kafamı bile oynatamayacak şekilde çocuk felci geçirmiştim. Dokuz çocuklu bir anne babanın dördüncü çocuğuyum. Annemin hiç okuma yazması yok. Babam sadece ilkokula gitmiş. Anadilim Arapçadır.
SY: İlkokula başlamanız nasıl oldu? Diğer eğitim kademelerinde durumunuz nasıldı?
Öİ: İlkokula gittiğimde hem görme yetersizliği, hem çocuk felcinden kaynaklı fiziksel yetersizliği yanı sıra dille ilgili sorunlarla karşılaştık. Kırsal kesimde genellikle ücretli öğretmenlerin görev yaptığı, çoğu zaman altmış-yetmiş öğrencinin okuduğu okullarda eğitim gördük. Dört kişi bir sırada oturduğundan ders esnasında pat diye bir ses gelirdi ki, arkadaşlarımızdan biri düşmüş olurdu. İlkokulu Avsuyu’nda, daha sonra Antakya ortaokulunu ve Antakya lisesin bitirdim. Üniversite sınavına girerek, 2007 yılında Atatürk Üniversitesi, Okul Öncesi Öğretmenliğini bitirdim. Derslerimi dinleyerek, arkadaşlarımın desteğiyle öğrenmeye çalıştım. Fakülteyi iyi bir ortalama ile bitirdim. KPSS’yi kazanarak, MEB’te kısa bir öğretmenlik tecrübem oldu. O dönemde engel durumu olan öğretmenlerin Anaokulunda çalışmaması ile ilgili bir mevzuata takıldım ve atamam iptal edildi. Maddi imkan sağlamak ve tecrübe kazanmak amacıyla bir dönem rehabilitasyon merkezinde çalıştım.
SY: Önder hocam, görme engelinizin yanı sıra, çocukluk döneminizde çocuk felcinden kalma diğer sağlık sorunları, okulun fiziki şartları ve dil problemi ile karşı karşıya kalmışsınız. Böyle bir atmosferde sizi okumaya teşvik eden unsurlar neler oldu?
Öİ: Gerçekten zor bir yerden sordunuz hocam! Şu öğretmenim demeyi gerçekten çok isterdim. Hayatımda somut olarak etkisini hissettiğim öğretmenim olmadı. Öğretmen olmak istememin, sonrasında öğretmen yetiştiren bir kurumda olmak istememin en büyük sebeplerinden belki de bir tanesi budur. Yetiştirdiğimiz öğretmen arkadaşlarımız çok farklı düzenlemelerle veya o öğrenciyi görmezden gelmeyerek, değer verme durumunda çok farklı işlerin mümkün olabileceğini göstermektir. Ama bu konuda annem ve babam, özellikle annemin desteğini gördüm. Daha önce de bahsettiğim gibi annemin okuma imkânı olmamış, babam da ilkokul mezunu olup, devam etme şansı olmadığı için bizim okumamız için gerçekten istekliydiler. Neyi, nasıl yapacaklarını çok bilmemelerine rağmen, dokuz çocuk, yoksulluk pençesinde, istenen düzeyde bir destekleri olduğunu söylemek zor. Ama en azından bilinç olarak, sözel ve diğer anlamda motive ettiler. Her zaman, elimizden geldiği kadar, arkanızda dururuz, biz sizleri okutacağız, dediler.
SY: Bu anlamda anne babanızın desteği dönemin şartlarında el yordamıyla gerçekleşmiş sanırım.
Öİ: Kesinlikle hocam. Zaten üniversite hayatına kadar çok da başarılı bir öğrenci değildim. İlkokul yıllarımda okumaya, öğrenmeye biraz daha istekliydim. Çok da bir alternatifim yoktu. Genelde bizim ülkemizde acıklı bir durum olmakla birlikte, okumayanlar en kötü ihtimalle şoför, tamirci vesaire olur düşüncesi yaygındır. Sanırım hayat biraz da beni erken olgunlaştırdı. Ne yapabilirim şeklinde bazı şeyleri kendim de düşünüyordum. Çok içinden çıkamadığım için eğitimle bir yerlere gelebileceğimi biliyordum. Bunun yanı sıra şu alandan ziyade yeni şeyleri öğrenmeyi seven biriydim. Okulla bilgiye erişip, yeni şeyler öğrenme, en azından Türkçeyi öğrenme, öğretmenimizin anlattığı konuları öğrenme, sosyal bilgilerden fen bilgilerine kadar ilgimi çekiyordu. Genel anlamda çok başarılı bir öğrenci değildim. İlkokulda ücretli öğretmenler ve çoğu zaman öğretmen olmaması, fiziki imkânlar Türkçeyi iyi konuşamama nedeniyle köyümüzdeki tüm öğrenciler el yordamıyla okulunu bitirdi. Ama şehir merkezinde ortaokula başladığım zaman, asıl o zaman bocaladım. Birinci sınıfta hocalarımızın hoşgörüsüyle özel yetenek dersleri hariç yedi zayıfım vardı, akademik anlamda büyük bir başarısızlık durumu yaşadım.
SY: Peki bu sonuçlar sizin gözünüzü yıldırdı mı? Hiç pes edip, havlu atmayı düşündünüz mü?
Öİ: Okuduğum dönemlerde ortaokul zorunlu değildi. Ailem de mevcut durumda mesleğe koysak çoğu mesleği yapamaz diye düşünüyordu. Okusun istiyorlardı. Ama ben dille ilgili sıkıntı yaşıyorum, tahtayı göremiyorum, kitapları okuyamıyorum, sadece dinleyerek öğrenmeye çalışıyorum. Dili anlamayınca dinleme de verimli olmuyordu. Kademe kademe dilin gelişmesiyle birlikte zayıf sayılarım, yönlerim azaldı. Birinci dönemki yedi zayıf ikinci dönem beşe düştü. Dönem tekrarı yapmamız gerekecekti. 28 Şubatın toplum açısından olumsuz etkisi vardı ama o dönem müfredat değiştiği için bir sefere mahsus tüm öğrencilerin derslerden geçmesi kararı benim için olumlu olmuştu. Orta ikinci sınıfta birinci dönemki beş zayıfı, ikinci dönem üçe düşürmüştüm. Bu sefer affa gerek kalmadan bu şekliyle geçmiştim. Orta üçüncü sınıfta sadece bir tane dersten zayıf almıştım. Ortalamam gayet iyi bir seviyeye gelmişti. O dersim bir değil de iki düşse teşekkür belgesi alacaktım. Lise yıllarında konuların zorlaşması, yönlendirme desteğinin olmamasından dolayı tekrar bir bocalama yaşadım. O zaman, üniversite sınavını kazanamayacağım, bir okulu bitirmekte zorlanacağım diye, “Zaten okusam ne olacak” gibi bir kanaate varmıştım. Lise ikinci sınıfta sayısal mı sözel mi, hangi bölümü seçeceğim hakkında bir fikrim yoktu. İyi olduğum iki ders vardı biri tarih, diğeri biyolojiydi. Tarihten dolayı sözeli seçmek istiyorum ama Türkçe dersindeki gramer ve dil bilgisinden zorlanıyorum ve ilgimi çekmiyordu. Biyolojiden dolayı sayısalı seçme düşüncem vardı. Ama görsele dayanan dersler olduğundan, dinlemeye dönük öğreniyor olmam ve tahtayı göremememden dolayı başarılı olabilir miyim endişesi vardı. Bir de o dönemlerde sözele dayalı bölümlerden mezun olduktan sonra istihdam edilme sınırlılığı vardı. Ama aslolan hangi bölümün okunduğu değil, o bölümün severek okunmasıdır. Aslında görsel anlamadaki uyarlamalarla bu zorluklar aşılabilirdi. Ama ne ben hocalarımı nasıl yönlendireceğimi, ne de hocalarım bu uygun uyarlamaların nasıl yapılabileceğini o tarihte bilmiyorduk. Bu ve benzeri sorunlardan dolayı lise üçüncü sınıfta yaklaşık bir ay okulu bıraktım. Bir ayın sonunda müdür yardımcımız annemi okula çağırdı. Bu kadar zamandır neden gelmiyor diye sormuş. Annem de kendisi istemiyor, demiş. Hocamız Reyhanlılı ve Arap kökenli, anneme benim için orada kullandığı biraz latife biraz tahrik edici bir cümle, beni yeniden okula döndürmüştü.
SY: O dönemde hem öğrenci hem de öğretmen açısında durumu nasıl aşabileceği hususunda eş zamanlı problem yaşanmış. Sizin durumunuzda öğrenciler var mıydı?
Öİ: Ben o bölgedeki tek görme engelliydim. Yirmi, yirmi beş yıl öncesinden görme engelliler okuluna gitmediğim, destek eğitimi almadığım, kaynaştırma veya gezici öğretmeni tarafından desteklenemediğim için büyük zorluk yaşadım. Öğretmenlerim de uyarıcıyı kullanma açısından bilgiye sahip değil. Görme engelliler okuluna gidebilsem veya destek alabilseydim, öğretmenlerime “Hocam şöyle şöyle uyaranlarla bana öğretebilirsiniz” deme şansım olabilirdi. Günümüzde bile diğer alan öğretmenleri özel eğitimi almıyor, hatta Fen Edebiyat Fakültesi mezunları pedagojik formasyonu alıp öğretmen olduklarından dolayı bu alanla ilgili temel bilgiye sahip değiller. Öğretmenlerimiz iyi niyetli olsa bile çoğu zaman neyi nasıl verebileceği bilmiyorlar. Bir diğer önemli unsur da sevgidir. Bana göre; “En büyük engel sevgisizliktir.”
SY: Üniversite sınavına nasıl hazırlandınız? Sınav nasıl gerçekleşti? Sonuç belli olunca ne yaptınız?
Öİ: Aslında benim hayatımdaki kırılmalardan bir tanesi üniversite sınavına kırk elli gün gibi bir süre kala ani bir karar vermem oldu. Kuzenimin düğününe gitmiştik. Üniversitede okuyan Gökmen ağabeyimle birlikte gitmiştik. Ama kimse bana Önder hoş geldin, nasılsın diye ilgi göstermiyordu. Herkes popstar gibi ağabeyime odaklanmış, onunla sohbet ediyorlardı. Kendimi o an çok yalnız ve değersiz hissetmiştim. Bu benim kendi kendimi motive etmem için bir bahane arayışı da olabilir. Düğünde somurtarak oturmuştum. Gece eve geldiğimde vakit geç olmasına rağmen oturdum, sınava ne kadar var, kaç ders var, konuları bu süreye paylaştırdım, kendimi bu çalışma plana motive ettim. Ankara’da bir görme engelliler derneğinden derslerin kasetlere okutulmuş setlerini temin ettik. Kasetçalarlardan dersleri dinleyerek kısa süreli de olsa kitabı gözüme ve ışığa yaklaştırarak okumaya çalıştım. Böylece üniversite hazırlık kitaplarının konu anlatımlarının özet kısımlarını okumaya çalıştım. Bu kadar kısa sürede gece yarılarına kadar çalıştım. Annem odama gelip, sen uyumadın mı diye soruyordu. Ben de ders çalıştığımı söylüyordum. Annem bana senin ağabeyin de eğitimi kazandı, atanamadı, boşuna uğraşma, sen de kazanamayacaksın, sen bu yıl liseyi bitir, seneye dershaneye gidersin, dedi. Bence onların da umudu yoktu. Ben de sınava girdiğimde ne yapıp yapamayacağımı bilmiyordum, emin değildim. Kendimi denemiş oldum. İkinci barajı geçmiştim, dört yıllık birkaç sayısal bölümü yazabilecek puan almıştım. Tercihe kararsız kalmıştım. Ağabeyim, “Seneye daha iyi bir puan alabileceğine inanıyorsan yazma, tercihi ertele, ama çalışamayacağını düşünüyorsan, tercih yap”, dedi. Bir sonraki sene biraz daha zaman kazanacağım için tercihimi erteledim. Sonrasında birkaç arkadaşlarımızla sınava birlikte hazırlandık. İkinci sınavda gayet iyi bir puan almış, Türkiye sıralamasında ilk elli bine girebilmiştim. Biraz lise ortalamam düşüktü. Bilkent Üniversitesinin yüzde elli burslu mühendislik, ODTÜ’nin kimya ve biyoloji bölümlerini yazabiliyordum. Biyolojiyi seviyorum, kimyam da hazırlık sürecinde iyi olmuş, sevmeye başlamıştım. Bunları düşünürken Kimya öğretmenliğini okuyan ağabeyim; “Görme engeli ile senin kimyayı okuman Türkiye şartlarında çok zor, okusan bitirmen çok zor, bitirsen iş bulman çok zor. Bence sen diğer seçenekleri bir değerlendir”, şeklinde bir cümle kurmuştu. Öğretmenlik ve sözel alanlara dayalı alanlarda daha başarılı olabileceğim için okul öncesi öğretmenliğini tercih etmiştim.
SY: Önder Hocam, lise yıllarında üniversiteye hazırlanırken kitabı gözümün yakınına getirip okuyorum dediniz. Az da olsa görebiliyor muyuz?
Öİ: Halk arasında Tavuk Karası (Retinitis Pigmentosa) olarak geçiyor. Sayısal rakamlarla çok ifade etmek bilgilendirici olmaz. En fazla yüzde iyi veya üç görülebiliyor. Zaman ilerledikçe görme düzeyi azalıyor. Görme engelliyi tanımlarken; birincisi görme keskinliğine, ikincisi görme alanına bakılır. Görme keskinliği ne kadar uzaklıktan ne kadar detayı seçebilmesidir. Görme alanı ise kafayı ve göz mimiklerini oynatmadan çevresinde ne kadar alanı görebildiğidir. Bu alan mesela ekrana baktığınızda sizler için sağdan sola, yukarıdan aşağıya yaklaşık 140 derecelik açıyı kapsar. Ama bende bu açı bir derecedir. Deyim yerindeyse bir iğne deliğinden dünyaya bakıyormuş gibi düşünülebilir. Görme keskinliğim de düşüktür. Kitabı en fazla bir veya iki sayfa okuyabilirim. Sonrasında göz yoruluyor.
SY: O dönemde üniversite sınavına girdiğinizde herhangi bir destek aldınız mı?
Öİ: Evet hocam, o dönemlerde okuyucu işaretleyici desteği aldım. Hocamız soruları okuyor, biz hangi şıkkı söylersek onu işaretliyordu.
SY: Şu an durum nasıl? Teknoloji gelişimi görme engelli bireylerin farklı bölümleri okumasına imkân sağlıyor mu?
Öİ: Şu an bizim üniversitemizde ve farklı yerlerde bulunan birçok destek teknolojileri var. Kalemle çizilen bir şeyi 3D yazıcılar mantığı ile kabartma haline dönüştüren veya Amerika’da sesli uyarı cihazları, sensorlarla renk ve ısı değişimini engelli bireye iletebilen cihazlar var. Artık fizik, kimya ve biyoloji çalışmak isteyen görme engelli bireyler laboratuar cihazlarını kullanabiliyor ve deneyleri yönetilebiliyorlar. Uygun uyarlamalar ve teknolojik altyapısıyla engelli bireyler ile diğer insanlar arasında hiçbir fark yoktur. İkinci yıl üniversite sınavına girdiğimde kimyayı ful çekmiştim. Biyolojiden de buna yakındı. Sayısal puanlarım sözel puanlarımdan yüksek gelirdi. Daha sonra KPSS ve ALES’te de sayısal puanlarım, sözel puanlarımdan kıyaslanamayacak kadar yüksekti.
SY: Eğitim yapılan dili zor öğrenmemenin bunda etkisi var mı?
Öİ: Kesinlikle dilin etkisi büyük ama dilin dışında da yetenek boyutları da önemlidir. Mesela ben görme engelli olsam da görerek öğrenmeyi tercih eden birisiyim. Sözel olarak bir şey bana ne kadar anlatılırsa anlatılsın, o şey dokunsal olarak veya grafik şeklinde önüme konulduğunda, vücuduma tarif edildiğinde, avucuma çizildiğinde çok daha hızlı öğreniyorum. Görmeyen biri için görsel bir öğrenici olmak da enteransan bir durum.
SY: Sanırım teknolojiyi ve teknolojinin imkânlarını güzel kullanıyorsunuz.
Öİ: Kesinlikle, teknoloji herkesin hayatını kolaylaştırır ama engelli bireyin hayatını inanılmaz kolaylaştırabilir. Özellikle bilgiye erişim anlamında elektronik veya erişebilir bir formatta olsun, kitap veya makale olsun, tarayıcıyı kullanarak, OCR dediğimiz Optik Karakter Tanımlama programlarını, ekran oku programlarını kullanarak çok hızlı bir şekilde ulaşabiliyorum. Okuma hızımla diğer gözleriyle okuma yapan arkadaşlarımdan çok daha hızlı bir şekilde bilgiye ulaşabiliyorum. Bireyin ihtiyaç duyduğu uygun uyarlamaların yapılması çok önemlidir. Kosta Rika’da total doğuştan görme engelli Astrofizikçi var. Kadın kendine göre yöntemler geliştirmiş. Teleskoplardan alınan dalgalarla yapılan gözlemlerin sonuçlarını dokunsal hale çevirebileceği kendi sistemini kurmuş. Daha önce böyle bir sistemi kimse kullanmadığı için kendi sistemini kendisi geliştirmiş. Bu durum diğer aynı durumdaki insanlara birer rehberlik teşkil eder.
SY: Okuldaki öğretmenlerin sizin böyle bir başarı sergileyeceğinize inançları var mıydı?
Öİ: Benim liseden Mustafa isminde arkadaşım vardı. Başarılı bir isimdi ve iyi bir bölüm kazanabileceğini herkes tahmin ediyordu. Birgün Mustafa ile birlikte lisedeki öğretmenleri ziyarete gitmiştik. Hocalarımız memnun oluyordu, hoş geldiniz diyorlardı. Arkadaşıma nasılsın Mustafa, üniversite nasıl gidiyor, diye soruyorlardı. Bana Önder sen nasılsın diyorlardı. İyiyim hocam deyince tekrar Mustafa’ya dönüp anlat bakalım diyerek daha fazla ilgi gösteriyorlardı. Demek ki benim bir üniversite kazanabileceğim beklentileri olmadıkları in, sorup beni üzmek istemiyorlardı. Mustafa, “Hocam, Önder de üniversiteyi kazandı” deyince, hocalarımız “Haydi ya! Nereyi kazandı?” dediler. Eğitim fakültesini kazandım deyince hepsi şok olmuştu. Derslerim kötüydü, bir yıl içinde nasıl oldu da üniversiteyi kazandın, diye afalladılar. O süreçte ben pes etmemiş, kendi potansiyelimi ve becerilerimi keşfetmiştim, aslında. Çok başarısız olduğum için asla İngilizce öğrenemem diye düşünüyordum. Kimyayı, matematiği öğrenemem diye düşünüyordum. Sonrasında ona uygun bir yöntem bulunduktan sonra, ilgi ve isteklere bağlı olarak yeni şeyler öğrenmem her şeyi değiştirdi. Coğrafyadan tarihe, fizikten biyolojiye ve diğer alanlarla ilgili yayın okumaları yapıyorum, özellikle astronomide gezegenler, yıldızlar, galaksiler, bunları seviyorum. Bunlar kendimi tatmin ve mutlu etmek içindir. Bazıları boş zamanını televizyon karşısında geçirmeyi sever, ama ben televizyon programlarının çoğunu zaman kaybı bulduğum için onun yerine okumayı daha çok seviyorum. Müzik önemli ama müziğe zaman ayıramıyorum. Keşke yeteneğim olsaydı da bir enstrüman çalabilseydim.
SY: Ailede engel durumu olan başka bireyler var mı?
Öİ: Evet var. Dokuz çocuktan dördü engelli ve aynı tanıya sahip. Annem babam, akraba evliği yapmış. Malum bu durumlar çekinik genlerde oluyor.
SY: Ortaokul ve lisede kademeli olarak başarıyı sağlamışsınız. Kayıttan dinleme veya okuma şansınız oldu mu?
Öİ: O dönemlerde içimi acıtan durumlardan birisi de oydu. Ben neredeyse hiç kitap okumadan üniversite sıralarına geldim. Hatta üniversite sıralarında da çok az kitap okuma fırsatım oldu. Çünkü o dönemki teknolojide sesli kaynaklar sınırlıydı. O nedenle daha sonraları bilgisayarı kullanmaya başladıktan sonra sesli kitaplarla, ekran okuyucularla kitap okumaya çok yoğunlaştım. İki şey etkili oldu; birincisi dil becerilerim kademeli ilerledi, ikincisi kendi sınırlılıklarımı ve özelliklerimi, güçlü yönlerimi keşfetmeye başladıkça dinleyerek öğrenebildiğimin farkında oldukça derste o kırk dakikayı pür dikkat dinleyebiliyordum. Üniversite sınavına hazırlandığım dönemde bir küçük erkek kardeşime cep harçlıklarımı rüşvet olarak vererek, karşılığında bana okumasını sağlıyordum. Üniversiteye geldiğimde de arkadaşlarımdan rica minnetle çalışırken ders notlarını bana okumasını istiyordum. Onlara doğrudan çay, simit ısmarlayayım diyemiyordum ama bir şekilde gönüllerini ediyordum. Ertesi yıl, sabah sekizde sınavımız oluyordu. Arkadaş arayıp, Önder gel birlikte ders çalışalım derdi. Ben de o derse çalışmayacağım, ben o dersi biliyorum derdim. O da hayır benim sana ihtiyacım var, diyordu. Nasıl yani diyordum. Sonra şunu keşfettik, ben görsel girdi olarak gözümün önünde olup da dikkatimi dağıtacak unsurların olmaması nedeniyle derse iyi odaklanıyordum. Bir de benim öncesinde ve sonrasında ders çalışmamın çok zor, sınırlı ve hatta imkânsız olduğunu bildiğim için mecburen dersi derste dinleyerek öğreniyordum. Onlar ise okuduğu yerleri anlamakta zorlanıyordular. Ben hocayı iyi dinlediğim için anlatılanları noktasına virgülüne, verdiği örneklere kadar hatırlıyor, anlatıyordum. Böylece arkadaşlarımızla aramızda karşılıklı işbirliği ve fayda modelini (Mutual Accommodation) keşfetmiştik.
SY: Akademik ortama geçişiniz nasıl oldu?
Öİ: Hedefimde akademisyen olmak, öğretmen yetiştirmek vardı. Bu amaçla Yüksek Lisansa Erciyes Üniversitesi Özel Eğitim Alanında Amerika’da yüksek lisansını yapmış Dilek Erbaş hocamızla çalıştım. Tezimi yazarken MEB’in Yurtdışı Lisansüstü Sınavı (YLS) bursunu kazandım. Yurtdışına çıkarken öğretmenlik yapabilir olduğunuzu gösteren raporlar isteniyor. Bunlar yurtdışında tekrar isteniyor. Hatta daha da sıkı davranılıyor. Sağlık durumum sorun oluşturdu ama zaten görme engellilere yönelik bir eğitim alacağımdan dolayı MEB’tekileri ikna ederek bu sorunu aşmış olduk. Yüksek Lisans eğitimimi dondurdum ve 2009 yılında Amerika’da Wright State Üniversitesinde dil kursuna gittim. Oraya gittiğimde dilim iyi değildi ama yüksek bir skorla (3,96) mezun oldum. 2010 yılında ise Amerika’da San Francisco State Üniversitesinde Özel Eğitim Alanında Yüksek Lisansa başladım, yüksek lisansımı 2012 yılında yüksek bir skorla (3,98) tamamladım. Bu skorlar önemliydi. Çünkü MEB’e döndüğümde, yurtdışında lisansüstü kademeleri başarıyla tamamlayıp gelmem, çıkabilecek sorunların aşılacağının göstergesi olacaktı. MEB’te belirsizlik vardı ama benden sonra ikisi görme engelli, ikisi farklı tür gereksinimli iki arkadaşımız aynı programla yurtdışına gittikler. Biz bu kapının açılmasına öncülük yapmış olduk. Yüksek Lisanstan sonra birazda bizim alanla ilgili Avrupa’da neler oluyor diye görmek için 2012 yılında İngiltere Birmingham Üniversitesine doktora yapmak için gittim. Doktora bitirmeye yakın doktora sonrası araştırma yapmak için burslu Kanada’ya olarak özel eğitim alanında çok önemli bir üniversite olan British Colombia Üniversitesine gittim. Doktorayı 2016 yılında tamamlayıp, yurdu döndüm. 2017 yılından itibaren Aksaray Üniversitesi Özel Eğitim Bölümünde çalışmaktayım. İki yıl hem derslere girdim hem de Engelli Birim Koordinatörlüğünü yürüttüm. Dersler, yayın çıkarılması, danışmanlıkların yanı sıra koordinatörlük bana ekstradan külfet oluşturan şeylerdi. Ama benim karşılaştığım zorluklarla özel gereksinimi olan engelli arkadaşlarımızın karşılaşmaması için bu görevi seve seve üstlendim. En son 2021 itibariyle Fullbright bursuyla doktora sonrası araştırma için Amerika’ya geldim. Bu burs doktora sonrası son yedi içinde bitirenlere özgüdür. Bu bursu toplamda altı engelle arkadaşımız kazanmıştı. Türkiye Fullbright Ofisi ilk defa görme engelli birisiyle çalışmış oldular.
SY: Lisansınız okul öncesi eğitim ama lisansüstü çalışmalarda özel eğitim alanını tercih etmişsiniz. Bu tercihte de temel etken engel durumu muydu?
Öİ: Aslında evet. Birincisi erken çocukluk, okul öncesi eğitimi lisans düzeyinde yapılabilir. Ama görme engelli eğitimi, yani özel eğitim maalesef tüm Türkiye’de toplasanız doktoralı sayısı beş on kişiyi bulmaz. Bu sayı o dönemlerde daha da azdı. Gazide iki hocamız bir de ben vardım. Bu alanda çok ciddi ihtiyaç olduğu, benim kişisel tecrübelerimi de birleştirerek bu alanda daha fazla katkı sağlayabileceğimi, çoğu kişinin hayatına dokunabileceğimi, değişiklik yapabileceğimi inandığım için bu alana yöneldim. Bir de özel eğitimle okul öncesi çocukluk dönemi eğitim çoğu noktalarda kesişiyor. Ayrıca Amerika ve İngiltere gibi ülkelerin çoğunda bizdeki gibi lisans düzeyinde özel eğitim öğretmeni yetiştirilmiyor. Önce öğretmen olunması, ardından başarılı bir şekilde üç yıl öğretmenlik yapıldıktan sonra özel eğitim alanında iki yıl lisansüstü eğitim alıp ancak o zaman görme engeliler okulunda öğretmenlik yapılabiliyor.
SY: Geriye baktığınızda keşke dediğiniz ve iyi ki yapmışım dediğiniz şeyler nelerdir?
Öİ: İyi kilerim keşkelerime göre çok fazla. O yönden mutluyum. İyi ki de pes etmemişim. Hepimiz zorlanıyoruz, düşüp kalkıyoruz. Önemli olan düştükten sonra kalkabilmektir. İlk duyduğumda bana saçma gelen “Birini öldürmeyen acı güçlendirir” cümlesini sonradan hayatımda yaşadım, gördüm. O anda vazgeçersek mecazi anlamdaki ölüm dediğimiz şey gerçekleşmiş olur. Ne zaman ki tekrar ve yeterince denersek, başarılı olunduğunu gördüm. Yetenek önemli ama çalışmada önemlidir. O nedenle iyi ki de inatçıyım, pes etmemişim. Bir diğer iyikim, biz engelli bireyler çok fazla olumsuz durumlarla karşılaşmaya alışkınız. Yüzemezsiniz, yürüyemezsiniz, tırmanamazsınız, okuyamazsınız bir sürü engel durumu. Ben o insanları dinleseydim, çoğu şeyi yapamayacaktım. Lise yıllarında radyoda duyduğum bir metafor örneği vardı; “Derin bir çukura iki kurbağa düşmüşler. Çukurun tepesindeki kurbağalar birbirlerine söyleniyorlar, kesin çıkamayacaklar, orada ölecekler diye. Her iki kurbağa da sürekli çıkmayı deniyor. Ardından bir tanesi vazgeçiyor, bakıyor ki olmuyor ve gerçekten ölüyor. Diğer kurbağa ise sürekli pes etmeden deniyor ve sonunda başarıyor. Etraftakiler yanına yaklaşıp biz çıkamayacağınızı düşündük, sen nasıl başardın diye sorunca, fark ediyorlar ki o kurbağa sağarmış ve etrafın olumsuz ifadelerini duymamış.” Çoğu engelli birey çok fazla olumsuz şeylere maruz kalıyoruz. Onları dinlemeyip, kendimizin keşfetmesi, denemesi başarıya götürüyor. Ben de iyi ki bu özelliğe sahibim diyorum. Mükemmel miyim, değilim. Benim de başaramadığım yetersizliklerim ve zayıf yönlerim var. Ben onu kendim deneyip, bana uygun değilse, evet bana göre değilmiş demeyi kendim tercih ediyorum. Keşke olarak o dönemlerde belki daha erken barışık olabilseydim.
SY: Bunu hangi okul döneminde aştığınızı düşünüyorsunuz?
Öİ: Büyük bir ihtimalle ben Amerika’ya gittikten sonra aştım. Maalesef çok geç olmuştu.
SY: Ülkemizdeki mevcut duruma bakıldığında, MEB’in bile sizin ile vereceği kararın belirsizliğine rağmen, deniz aşırı bir ülkede bir arayış içerisine giriyorsunuz. Önünüzdeki tüm engelleri kabul etmeyip, aşmaya karar veriyorsunuz. Böyle ciddi bir kararı nasıl verebildiniz?
Öİ: Hocam ondan önce bir cümle söylemek istiyorum. Belki de aynı hatayı ben de yapıyorumdur. Bir insana baktığımızda bazen onun bir birey olduğunu unutuyoruz. YLS Bursunda yurtdışından dönüldükten sonra görev talebinde bulundum. Bu talepten üç ay içerisinde mecburi hizmeti yerine getirmek üzere beni işe başlatmaları gerekiyor. Aksi takdirde benim zorunlu hizmetim düşüyor, serbest kalıp istediği yere, farklı ülkelere gidebiliyor. Genellikle denklik vesaire işlemleri uzun sürdüğünden üç aylık sürenin bitimine yakın MEB il milli eğitim müdürlüklerine geçici görevlendirme yapar. Ben Türkçe, İngilizce ve Arapça biliyorum, altmışa yakın ülkede bulundum, yüksek lisans ve doktoramı çok başarılı bir şekilde tamamlamışım ama MEB beni görme engelli olduğum için göreve başlatmadı. Bakanlığın emri olmasına rağmen, başlatmaması durumunda devleti zarara uğratmasına rağmen karşıdan baktıkları zaman sadece görme engelli olarak görüyor. Buna benzer bir çok tecrübe oldu. Ben garantici bir hayat tercihim olmadı. Bana göre yapmak istediğim her şeyi yaptım. Bir ülkeden farklı ülkeye geçebildim, yamaç paraşütü yaptım, uçaktan paraşütle atladım, köpek balığına dokundum, file bindim, kaplana dokundum, jetski kullandım, televizyonda yarışmaya katıldım, hatta Ferrari arabaya binmişliğim bile var.
SY: Bu anlamda benden iyi durumdasınız Önder hocam, ben bunların çoğunu yapmadım.
Öİ: Estağfurullah hocam. Ben otuz altı yaşındayım. Otobüste yanınızda birisi oturuyor, bize bakıp, “Vah vah yazık veya şükür Ya Rabbim!” diyor. Beni böyle yaramadın diyerekten. Biri size karşı bakıp da “Çok şükür ben bunun gibi değilim” deyince insanın bir zoruna gidiyor, içinizi acıtıyor. Sonuçta ben de bir insanım. Engelinden öte bir birey olarak bakılmalı. Tamam, sizin engeliniz olmayabilir. Ama benden daha fazla ne yaptınız? Benden çok şeyler yapmış ama ben onların çoğunu yapamamışsam bana acıması normaldir. Diğer türlü ben sarışınım sen esmersin demekten farkı olmuyor, bu anlamda. Geriye dönüp baktığımda, hayatımda yapmak istediklerimin çoğunu yapmış durumdayım. Keşkelerimin az olmasının sebebi de bundandır. Bir folklor kursuna, bir tiyatro programına katılmak isterdim. Be talebi çevremdeki öğretmenlerime yapıp, bana da bir uyarlama yapabilir misiniz desem, belki de yapacaklardı. Bunları yapamadığım için çoğu etkinliklerden dışlanmış oldum. Bir yerlerde sosyal etkinlik varsa, o dönemlerde bağımsız hareket yönelim becerisi yeterli olmadığından eve nasıl geri gideceğim düşüncesi, beni birçok sosyal etkinlikten mahrum bıraktı. Çekindim ve arkadaşlarıma yük olmak istemedim. Benim keşkelerim biraz da bu konulardaydı. Bunu ne zaman aştım. Yurtdışına gitmeyi küçüklüğümden beri istiyordum. İmkânlar yeterli değildi. Bizi öldürmeyen acılar güçlendirir felsefesince, öğretmenlik yaptırılmadığım, Türkiye şartlarında yüksek lisans ve doktora yapamayacağım için mecbur kalmıştım aslında yurtdışına çıkmaya. Böyle bir bursu da kazanınca çok da mutlu oldum ve seve seve gittim. Amerika’da görme engelliler yüksek lisansına başladığım zaman şöyle bir şey fark ettim. Öncesinden evimden bir yere gidemeyip, zorlanıyordum. Bunun sebebi aslında benim, ben yapamıyorum, engelimle ilişkilendiriyorum. Aslında şunu fark ettim; birincisi çevrenin düzenlenmesi lazım, ikincisi engelli bireyin de sahip olması gereken beceriler var, özel eğitim denilmesinin sebebi budur.
SY: Görmeden yapılabilecek veya yapılması gereken beceriler nelerdir?
Öİ: Sadece brail kabartma yazısı değil, bastonla yürüme becerisinin de öğretilmesi lazım. Görmeden yemek pişirme becerisinin öğretilmesi lazım. Görmeden hangi ortamda nasıl giyinmeniz gerektiği öğretilmesi lazım. Bunların hepsi genişletilmiş müfredat diye geçiyor. Gelişmiş ülkelerde özel eğitim öğretmeninin çoğunlukla alanları bunlardır. Sınıf öğretmeni derslere dair uyarlamaları yaparsa, uygun materyalleri verirse görme engelli öğrenciye de öğretebilir. Bastonla bir yerden bir yere gitmeyi, görmeden ütü yapmayı, kariyer becerilere, bilgisayar kullanımına kadar diğer teknolojileri özel eğitim öğretmenleri öğretiyor. Bu durumda jeton düşmüştü bende, bir şeyleri beceremememim nedeninin görme engelimden değil, daha çok bu becerileri bilmeyişimden kaynaklandığını fark ettim. Becerilerimi geliştirdikten sonra bir yerlere gidilebiliyor. Amerika’da Kasım ayı sonu Aralık başında iki üç tane tatil arka arkaya geldiğinde, Christmas, yeni yıl vesaire insanlar genelde uzun tatiller alırlardı. Bizdeki bayramlar gibi. Arkadaşlar Las Vegas’a gitmeyi isterlerdi. Birbirlerin ikna etmek için çok uğraşıyorlar, ama bana gelir misin diye sormuyorlardı. Ben o zaman incindim. Sosyal becerileri kazandıktan sonra geriye baktığımda o insanları suçlamıyordum. İnsanlar eğlenmeye gidiyor, sürekli bakıcı gibi birileriyle vakit harcamak istememeleri çok doğal. O zaman bu becerilerde kendimi geliştirmem lazım, ardından neyin hayalini kuruyorsam, yeni şeyler öğrenmeyi seviyorsam “Başıma ne gelebilir ki, çok olsa kaybolurum. O durumda da polise müracaat edebilir, cep telefonuyla navigasyon uygulamalarını takip edebilirim” diye kendime telkinde bulunuyordum. Bir tane rehber köpeğiyle seyahat eden Amerikalı bir kadın vardı. Onun sözü çok hoşuma gitmişti, Türkçeye çevirince biraz anlamını kaybediyor ama “Ben hayatımda çok kayboldum, ama hiç biri kalıcı değildi” İngilizcesi “I got lost a lots but none of them was permanent” şeklinde. O bilinçle ben o an kaybolabilirim, ama bir sokağı daha keşfedeceğim, o zorlukta bir strateji geliştirmeliyim ki, gitmek istediğim yere gidebileyim.
SY: Hayatınıza kattığınız bu becerilerden biraz örneklendirme yapabilir misiniz? Hatay yemekleri yapma gibi.
Öİ: Aslında çok fazla. Hatay’ın yemekleri güzeldir. Bizler yemeyi seviyoruz. Hani bizler için “Hataylılar doyunca değil, yorulunca sofradan kalkarlar” düşüncesiyle yemek yapma becerisi kazandım. Tuvaletin, küvetin nasıl temizleneceğini bilmiyordum. Görmeden bir elbise nasıl ütülenir, bilmiyordum. Bilgisayarı kabataslak kullanıyorum ama çok temel beceriler olan basılı bir kitabı tarayıp sonra OCR programıyla erişilebilir hale getirilebileceğini bilmiyordum. Teknolojiyi kendi adıma iyi kullanmayı öğrendim. Bu işin içerisinde bir de hak meselesi de var. Görme engelliyim ama diğer insanlarla eşitim. Diğer insanların faydalandığı şeylerden uyarlama yapılarak faydalanmam gerekiyor. Havalimanı veya farklı bir ortamda markete gidildiğinde müşteri hizmetlerindeki personel diğer insanlara nasıl yardımcı oluyorsa, yaşlılara ve bize de bu tarz hizmetler vermek zorundadır. Burada bir ayıp olmadığını, gidip o kişilerden uygun bir şekilde talep edilebileceğini biliyorum. O kişiden bağımsız olabilmek için kısmi destek alınıyor, sonrasında neyi alıp almamaya kendimiz karar veriyoruz. Bizde bu hayırseverlik olarak nitelendiriliyor ama yurtdışında bu personelin görevidir. Bunların içinde en önemlisi kendi temel düşüncem ve zihniyetimin değişmesidir. Görme engelliyim ama diğer becerileri öğrenebilirim, bu anlamda diğer insanlardan farklı değilim. Hocalarımın, yöneticilerimin de diğer kişilerin ulaşabildikleri hizmetlere ulaşabilmekte uyarlamalar yapması gerekiyorsa, benim o uyarlamaları da talep etmem gerekir. Ağlamayana mama yok felsefesi gibi. Karşıdaki insan iyi niyetli olabilir ama benden haberi olmayabilir. Haberi olsa, uygun şartları sağlamak istese bile yasal düzenlemeleri bilmeyebilir. Bizim de ihtiyaçlarımızın nasıl uyarlanabileceğini bilgilendirmemiz gerekiyor. Bir paket gibi hem kendimizi geliştirmemiz, hem de karşımızdakini bilgilendirmemiz gerekiyor. Gerekirse hak mücadelesi yapılması gerekiyor.
SY: Amerika’yı, Avrupa’yı, diğer ülkeleri dolaştınız, bilginiz, görgünüz arttı. Şu an size ülkenin yönetimi verilse, ne yapmak, neleri değiştirmek isterdiniz?
Öİ: Ben de özel eğitim kısmından gireceğim. Bizim ülkemizde çoğunlukla kanuni düzenlemelerle ilgili bir sıkıntı yok, problemin kaynağı uygulamalarda, bunları hayata geçirmede sıkıntımız var. Bazı etik unsurları da oturmamız ve etikle ilgili eğitim verilmemiz gerekiyor. Ya da caydırıcıları artırmak gerekiyor. Şikâyet mekanizmaları işletilmek istense bir kademde tıkanabiliyor. İş tanımlamaları bence çok önemlidir. Özel eğitimde engelli bireylerle ilgili yaşanılan problemleri biliyorum. Bunların tamamında toplumu suçlamak da gerçekçi değil. Örneğin, temizlik görevlisi ilanı alınacak. KPSS ile engellilere yönelik bir atamayla pozitif ayrımcılık yapılıyor. O kadroyu tercih ediyor, kazanıyor. Hayırlı uğurlu olsun. Yönetici olarak siz benim şu kadar temizlik alanım var, bir ucundan senin tutman lazım diyorsunuz. O zaman diyor ki; hayır ben engelliyim, bu işi yapamam. Yöneticinin de eli kolu bağlanıyor. Görmeyen insan şunları yapamaz gibi, gören insanların da her şeyi yapabilir şeklindeki genellemelere karşıyım. Burada bireyin özellikleri, yetenekleri çok önemlidir. Öğretmeni de işe aldığımızda senin görevin özel eğitime muhtaç öğrencilere yönelik uyarlamaları yapmaktır, demeliyiz. Öğretmen yapmayabiliyor, aile haklarını bilmiyor olabiliyor, bilse de mekanizma iyi ilerleyemiyor, işlemiyor olabiliyor. Ben işi hakkıyla, layıkıyla yapanları bir yerlere getirirdim. Kesinlikle var olan düzenlemelerin, uyarlamaların hayata çok katı bir şekilde geçirilmesini sağlamak isterdim. Herkes işini iyi yapmalı. İngiltere’de anayasa yok ama sistem işliyor. Amerika’da dil kursunda iken otobüse bindim, sesli anons sitemi yoktu. Şoföre gittim söyledim. Şoför özür dileyerek, sistemin bozuk olduğunu, hangi durakta ineceksem söylememi, o durakta bana yardımcı olacağını söyledi. Ben inmem gereken durakta indim diğer otobüse aktarma yapacaktım. Orada güvenlik ve organizasyondan sorumlu sarı yelekli görevliler var. Kadın görevliyle konuşurken, adamın biri yanımıza geldi, kadına sizin ne biçim firmanız var, az önceki otobüste sesli anons sistemi çalışmıyordu, beyefendi sizden veya şoförden yardım istemek zorunda değil diye kızdı. Kadın defalarca benden de o şahıstan da özür diledi. Orada bir yanlışlık görüldüğünde genellikle insanlar ona müdahale ediyor, ama ülkemizde engelli birey görülünce bir ajitasyon haliyle yaklaşılıyor. Aksaray meydanında desem ki paraya ihtiyacım var, herkes cebinden bir şeyler çıkarıp verebilir. Ama aynı kişilere desem ki, arabanı engelli park yerine park etmişsin, ya da kaldırım rampasının önüne park etmişsiniz, esnafın dükkânının önüne konulan ürünlerin engel bireyin geçişine engel olduğunu söylesem, hiçbiri düzenlemeleri, uyarlamaları belki de yapmayacaktır. Hani meşhur bir Milli Eğitim Bakanımız var. Engellilerin eğitimi sorulduğunda ; “Biz daha normalleri eğitemedik ki, engellileri eğitelim” diyor. Talihsiz bir açıklama. Burada hep ikincil bir durum söz konusu. Yüksek lisansta kullandığım dönüştürücü sistem diğer isimleri engelleyebilir kaygısıyla hocaya durumu ilettim. Bana, “Hayır, sen önce kendini düşün. Çünkü senin de bu derse onlar gibi erişme hakkın var. Onlara göre de ayrı bir uyarlama yapılır” demişti. Eğitim boyutunda ve kanunların uygulanmasında sıkıntımız var. Engellilerle ilgili yasa 2005’te çıktı. Yasa mükemmel, denilir ki, “Kamuya ait tüm alanların engelli erişimine uyarlanması gerekir.” Yasaya göre yerel yönetimlere eksiklikleri için ceza kesilir ve altı ayda bu eksikliği gidermesi istenir. Siz bir eksikliği şikâyet olarak iletseniz ya bir bürokratik engele ya da siyasi korumacılığa takılıyor.
SY: Yurtdışında bürokratik direnç veya siyasi korumacılık yoktur sanırım.
Öİ: Hayır orada kural kuraldır. Uymayan olmaz, ama olsa bile ki olursa olsun istisnasız müeyyide uygulanır.
SY: Genç kuşaklara, özellikle özel eğitime muhtaç genç kuşaklara tecrübelerinize dayanarak neler söylersiniz?
Öİ: Önce engeli olmayan normal insanlara bir şey söylemek isterim; “Engelli bireylerin sizlerden bir farkı yoktur. Karşıdaki insana önce bir merhaba deyip, tanışıp, nelerle meşgul olduğu sorulduktan sonra size nasıl yardımcı olabiliriz diye sorabilirsiniz.” Öğretmen, mühendis, mimar olabilir. Hangi meslek grubundan olursa olsun, yapılan işlerde toplumun her kesiminden insan göz önünde tutulmalıdır. Engellisinden yaşlısına, kısa boylusundan uzun boylusuna evrensel tasarım ilkelerine uyulduğunda hayat çok daha güzel, kolay olacak. Engelli bireylerin aileleri; çocuğu olsun, yakını olsun, ülkemizde engelli yüzdesi on iki civarında, engelli bireyle ilgili “Yapamazdan ziyade, aslında yapabilir mi, acaba nasıl yapabilir ya da ne olursa yapabilir” mantığıyla hareket etmelidir. Örneğin görme engelli top oynaması gerekiyor. Sensorlu, sesli top olması gerekir. Görme engelli okullarında bu imkân olmadığı için ses çıkarsın diye topa poşet geçirilir, öyle oynanırdı. Bu bile bir çözüm yoludur. Yapamazsın da ziyade “Seni dâhil etmek için ne yapabiliriz” diye uyarlama yapma arayışında olabiliriz. Aksaray’da arkadaşlarla bazı hafta sonları etkinliklere, kamplara gidip, kalırdık. Arkadaşlar da ilk başlarda nasıl dâhil edebileceklerini bilmiyorlardı. Belli bir süreden sonra bana sordukları veya ben onları yönlendirdiğim için gayet güzel vakit geçirebiliyorduk. O beceriyi illa mükemmel yapmasına gerek yoktur. Ona o öğrenme fırsatı verilmelidir. Zarı göremiyorum ama şu an iyi bir tavla oynayabiliyorum. Arkadaşlarım gelen sayıyı, oynadığı hamleleri söylüyorlar, ona göre hamleler yapıyorum. Tekerlekli sandalyeli birey kızakla kayabiliyor, illa iki ayak üzerinde kaymaya gerek yoktur. Maraton koşan görme engelli birey müzik eşliğinde bir iple rehbere bağlı bir şekilde koşuyu tamamlayabilir. Tandem denilen iki kişilik bisikletle engelli birey bisiklet kullanabiliyor. Sizin dışınızdakiler sizin ne kadar becerebileceğinizi düşünemiyorlar. Kurbağa örneğinde olduğu gibi olumsuza takılmamak gerekir. Hayallerin peşinden koşmak gerekir. İleriyi günümüz şartlarında değerlendirip, planlamak da çok doğru değildir. Steve Jobs; “Ben o anlık yapıyorum. Sonra geriye dönüp baktığımda bütün noktaların birbiriyle uyum içinde eşleştiğini görüyorum” diye söylüyor. Denemekten vazgeçmemeliyiz.
SY: Özel hayatınızdan da izninizle sormak istiyorum. Evlisiniz, eşinizle nasıl tanıştınız?
Öİ: Eşim de benim engelli. Kendisiyle tanışmamız çok ilginçtir. Üniversite dönemindeydi. Biz engelli bireyler bir burs alıyorduk. Tüm yurtta bu bursu alanlar İstanbul’da toplanmış, bir araya getirilmişti. İki üç gün sosyalleştirip, belli eğitimlere tabi tuttukları etkinlik yaptıkları bir toplantıydı. İşte o zaman tanışmıştık. Ama bu tanışıklığımız, arkadaşlığımız yurtdışına gidip döndükten yıllar sonra da devam etti ve daha sonra farklı bir yöne evrildi. O şekilde bir buçuk sene önce evlendik. Burada kısaca şunu söylemek isterim. İnsanlarımız engelli bir birey olarak ilişkiye ön yargılı bakması söz konusu. Engelli bireylerin, gören biriyle evleneyim bana destek olsun düşüncesi de yanlıştır. Engelden ziyade karşısındakini bir insan olarak görmek lazımdır. Eğer biz kendimizi donanımlı yetiştirirsek, karşımızdakilerin bizim için bir şey yapmasına gerek kalmayacaktır. İkimiz de bağımsızız, kendi kendimize yeten insanlarız, engelimizden öte bir kararla evlilik kararı aldık.
SY: Eşinizi mesleği nedir? Sizinle aynı alanda mı?
Öİ: Hayır, Milli Eğitimde memur. Burada biraz ortamı oluşturayım, sonra kendisi de gelecek. Dördüncü üniversitesini okuyor. Samsundaydı, evlendikten sonra Aksaray’a taşındı. Şimdi bizim üniversitede Besyo’da öğrenci. Çalışmalarını toparlamasını bekliyoruz.
SY: Akademik çalışmayı düşünüyor mu?
Öİ: Akademiyi çok istemiyor, sıcak bakmıyor. Kendisi oturarak voleybol dediğimiz para voleybol oynuyor. Bu yıl ilk defa Özel Eğitim ve Besyo ile işbirliği protokolüyle Engellilerde Beden Eğitimi ve Spor yüksek lisans programını açtık. Belki kararını değiştirir, o programda yüksek lisans yapabilir. Kendini geliştirmek için öyle bir isteği var gibi. Ama şunu biliyorum, akademisyen olmak gibi bir düşüncesi yok.
SY: Önder hocam, size mutluluklar diliyorum. Özel eğitim ve bu alandaki başarılı çalışmalarınız üzerine çok keyifli bir söyleşi oldu. Hayata dair yaşanmışlıklarınızı bizimle paylaştığınız için çok teşekkür ederiz. Başarılar dileriz.
Öİ: Çalışmanızda bize yer verdiğiniz için biz teşekkür ederiz. Umarım konuştuklarımız pek çok insana motivasyon kaynağı olur.
-----------------------------------
(*) Röportaj: Prof. Dr. Süleyman Yılmaz, ASÜ Eğitim Fakültesi
 
 
 
 
 
 
Adınız
:
Mail
:
Mesajınız
:
Bu içeriğe ilk siz yorum yapın!
son gelişmeler
öne çıkanlar